Bırakın merak etmeyi, kimsenin dinlemeye bile tahammül edemeyeceği kadar anlamsız ve bahtsız bir hayatınız olduğunu düşünün. Gün içinde sık sık neden yaşadığınızı sorguluyorsunuz. Geceleri yok olmayı hayal ediyorsunuz. Eskiden hayalini kurduğunuz sevgili şu an kapınızı çalsa bile fayda edecek gibi gelmiyor. Bu şekilde ölürseniz cehenneme gideceğinizi kestiriyorsunuz. Arada cennete gitmenin kalan tek umudunuz olduğunu düşünüyorsunuz ama cennete gitmek için çabalayacak kadar şevkiniz kalmamış. Elinizde kalan nadir güzel şeylerden olan inancınızı istemsizce itiyorsunuz sanki. Bu yüzden ölümden korkuyorsunuz. Düşünmemek için, düşünüp acı çekmemek için saatlerce hayatınıza bir damla fayda etmeyecek işlerle beyninizi uyuşturuyorsunuz. Alkol, sigara, uyuşturucu kullanmıyorsunuz ama beyninizi uyuşturuyorsunuz. Bu ruh halinden dolayı bir de annenize karşı utanç hissediyorsunuz. Çünkü onun iyi olmasını sağlamakla yükümlü kişi sizsiniz. Ama sanki, kendiniz hiç iyi olamayacaksınız. Vücudunuzu hareket ettirmiyorsunuz. Sürekli oturmak, uzanmak istiyorsunuz. Şu anki halinizden kesinlikle memnun değilsiniz. Ama şu an olmayacak olan halinizden de memnun olmayacaksınız. Sevgi istiyorsunuz. Sevilmek istiyorsunuz. Ve bunun açlığını duyduğunuz için hayatınızda sizi koşulsuz seven annenize mahcubiyet hissediyorsunuz. Bir an bu kadar ruhsal acı çekmenin karşılığında hayatınızda iyi bir şey olacağına inanıyorsunuz. Beş saniye sonra deneyimleriniz bunun olmayacağını hatırlatıyor size.
Boş, bomboş bakıyorsunuz yazıyı yazdıktan sonra, bulunduğunuz odanın duvarlarına. Depresyon mu? Depresyon.
lightblueness
14 Ağustos 2016 Pazar
31 Temmuz 2016 Pazar
Benim Fikrim: Senden Önce Ben
Senden Önce Ben orjinal ismiyle Me Before You, Jojo Moyes'in bu yaz beyaz perdeye aktarılmış bir kitabı. Ben kitabı geçen yaz filmin gelişinden tamamen habersiz olarak okumuştum. Bu yaz film haberini alınca baya sevindim.
Hikayeyi özetlemek gerekirse, Will Traynor adındaki zengin, zeki ve yakışıklı karaktere yağmurlu bir günde bir motorsikletli çarpar ve Will Traynor omuriliğinden aldığı hasardan dolayı bel altından tamamen felç kalır. Hayatını bu kazadan önce dolu dolu yaşayan karakterimiz bu olay üzerine bunalıma girer ve intihar girişiminde bulunur. İntihar girişimi başarısız olunca ailesiyle konuşur ve 6 ay sonrası için ötenazi kararı alır. Bu süreç içinde kararından vazgeçmesini isteyen annesi Will Traynor'ı hayata bağlayacak bir sebep arar ve bu yüzden renkli ve neşeli karakterimiz Louisa Clark'ı Will'in bakıcısı olarak işe alır. Hikayenin devamında Louisa, Will'i hayata bağlamak için çeşitli uğraşlar verir ve bu süreçte iki karakter birbirine aşık olur. Ne var ki Louisa'nın bütün uğraşlarına rağmen Will böyle bir hayatı yaşayamayacağını, kendisi gibi hissetmediğini öne sürer ve ötenazi kararını uygular.
Öncelikle hikayeyle ilgili düşüncelerimden başlayacağım. Biliyorum ki bir çok insan Will'in bu yaptığını anlamlandıramadı, yazara kızdı ve hayal kırıklığına uğradı. Will'in açısından olaya bakalım bir. Çok zengin, yakışıklı, sportif, zeki ve gözde bir insansınız. Herkes size imreniyor ve hayatta yapmayı en çok sevdiğiniz aktiviteler vücudunuzun dinamikliğinden faydalanarak yaptığınız şeyler. Bir kazadan sonra hayatınız tamamen değişiyor ve o sınır tanımayan hayal gücünüz bedeniniz tarafından hapsediliyor. Eskiden size imrenen herkes, arkadaşlarınız ve sevgiliniz artık size acıyan gözlerle bakıyor. Öldükten sonraki hayata dair de bir inancınız yok. Bu noktada herkes intihar etmeyi seçerdi sanırım.
Hayatınıza bir Louisa girdikten sonra işler değişir miydi peki? Ben realist bir insan olduğum için değişmezdi diyorum. Gerçek aşka veya bunun kalıcılığına bir inancım yok. Ama yazar bu noktada kendisiyle çelişmiş bana göre. Özellikle kitapta geçen bir cümleden hikayenin tamamen bir çelişki içinde olduğunu anldım. Will Louisa'ya ötenazi kararından vazgeçmediğini söylerken 'Hayatımdaki en güzel günleri seninle geçirdim.' diyor. İşte bu cümleden sonra kitabın değeri gözümde düştü. Çünkü yazar kitabın içinde hem o gerçek aşk ütopyasını barındırıyor, hem de okuyuculara trajedi yaşattırıp onları şaşırtmak için Will'i ötenazi kararından vazgeçirmiyor. Bu durum bende kitabın sonunun ilgi çekmesi için bu şekilde yazıldığı düşüncesini uyandırdı. Bilmem siz ne düşündünüz...
Öte yandan filme gelirsek, film ve kitap arasında %95'lik bir uyum var diyebilirim. Louisa'yı Game Of Thrones serisinden tanıdığımız güzeller güzeli Emilie Clarke canlandırıyor ve Will karakteri de Açlık Oyunları'ndan tanıdığımız yakışıklı mı yakışıklı Sam Claflin ile hayat buluyor. Oyunculuğu aşırı beğenmesem de filmin oldukça tatlı bir aurası vardı. Hüngür hüngür ağlattı aynı zamanda. Bir de söylemeden geçemeyeceğim, filmi izlerken dikkatimi sürekli dağıtan bir şey oldu. Louisa Clarke'ın kaşları!!!
20 Temmuz 2016 Çarşamba
Asosyallik üzerine
Nasıl oluşur bu insan sevmeme olgusu? Bir kere bazı okuyucuların -eğer okuyan olursa tabii- bu ne saçmalıyor, ergen midir nedir gibi yorumlarda bulunduğunu tahmin edebiliyorum. Ama benim bahsettiğim şey hormonlara bağlı gelişen anlık haller veya duygular değil. İnsan sevmeme olgusu, bir insanın doğuştan itibaren yaşadıklarına bağlı olarak bir çok insanın bilinçaltı diye bildiği, benim ise nöronlar arası bağlantılar olarak düşündüğüm oluşumun kendi isteğimiz dışında geliştirdiği bir tepki.
Şöyle düşünelim, bir bebek doğduğunda nöronları arasındaki bağlantılar çok azdır. Bebeklik döneminde ortalama her saniye nöronları arasında 700 yeni bağlantı kurulur. Bu bağlantılar büyük oranda bebeğin çevresiyle olan iletişimine bağlıdır. Yani anlayacağınız, bizim bağlantılar genetik faktörlerin yanı sıra, büyük oranda küçüklüğümüzde vakit geçirdiğimiz insanlara; yani ailemize bağlı. Yaptığım gözlemlerde fark ettim ki sevgiyle, el bebek gül bebek şeklinde dediğimiz muameleyle büyütülen çocuklar, ki bunlar genelde ailelerin ilk çocukları oluyor, daha güleç ve mutlu oluyor. Öbür yandan anne tarafından sert tepki gören çocuklar da aynı huysuz tepkiyle karşılık veriyor. Bunu hepimiz biliyoruzdur zaten, peki benim bahsettiğim meseleyle alakası ne?
Hani derler ya dünya üzerindeki psikopatların hep geçmişinde sorunlu bir aile hikayesi vardır diye. İşte ben asosyallerin bir çoğunluğunun da bu sebeple asosyal olduğunu düşünüyorum. Bebekliğimizden beri yaşadığımız her olumsuz olay beynimizde bazı bağlantıların yanlış kurulmasına veya kurulmamasına -hangisi olduğunu bilimsel olarak doğrulamadım- sebep oldu. Peki her ailesiyle ilgili tramvalar yaşamış insan asosyal olur mu? sorusunda ikinci teorim veya bilimsel gerçeklik devreye giriyor. Ailesel sorunlar dışında bir diğer etken ise genetik temeller. Genetik sebepler üzerine küçüklüğümüzde yaşamış olduğumuz tramvaların tuz biber olması olay yani.
İnsan sevmeme olgusunu umuyorum ki doğru bir şekilde açıklayabilmişimdir. Şimdi gelelim bununla nasıl baş edeceğimize. İşin gerçeği ben bununla nasıl baş edeceğimi öğrenmedim, henüz öğrenmeye de hazır değilim. Hayatımda beni buna iten bir sebep yok. Ama oldum olası bununla savaşmaya çalıştım. Dönüp dolaşıp geldiğim nokta ise hep aynıydı. Bu seneye kadar asla 'insanları sevmiyorum ben' diye bir tespitte bulunmamıştım. Hep kendimi zorladım, sosyal olmaya çalıştım. Ama artık fark ettim ki bunu yapmak kendi beynime savaş açmak gibi. Kendimi zorlamaktansa önce olduğum gibi kabullenmeye karar verdim. Kim bilir belki bir şeyler değişir, bir gün beynim insanları itmektense onları sevmeye odaklanır. O zaman nasıl olduğunu anlatırım.
Unutmayın ki asosyallik bir anormali değildir. Değişmek zorunda değilsiniz. Eğer değişmeye karar verdiyseniz önce kendinizi olduğunuz gibi kabul edin.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
.jpg)

